TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

AHMET FEYYAZ ÖĞÜTÇÜ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2012/1013)

 

Karar Tarihi: 2/10/2013


BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

 

Başkan

 :

 Serruh KALELİ

Üyeler

 :

 Zehra Ayla PERKTAŞ

 

 

 Hicabi DURSUN

 

 

 Erdal TERCAN

 

 

 Zühtü ARSLAN

Raportör

 :

 Serhat ALTINKÖK

Başvurucu

 :

 Ahmet Feyyaz ÖĞÜTÇÜ

I.          BAŞVURUNUN KONUSU

1.         Başvurucu, uzun bir süredir tutuklu olarak bulundurulduğunu, hakkında yürütülen yargılamanın adil olmadığını, özel hayatın gizliliği ve aile hayatının korunması hakkının ihlal edildiğini, yargılamayı yapmakta olan mahkemenin bağımsız olmadığını ve doğal hakim güvencesine aykırı olarak teşekkül ettiğini ileri sürerek Anayasa’nın 19., 36., 37., 38., 41., 138. ve 139. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.

II.       BAŞVURU SÜRECİ

2.         Başvuru, 30/11/2012 tarihinde Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3.         Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 12/6/2013 tarihinde başvurunun karara bağlanması için Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 33. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

III.    OLAY VE OLGULAR

A.       Olaylar

4.         Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir:

5.         Başvurucu, 1950 doğumlu olup Adalet Bakanlığı Silivri Ceza İnfaz Kurumunda hüküm özlü olarak bulunmaktadır.

6.         “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini cebren iskat veya vazife görmekten men etmeye teşebbüs etmek” suçunu işlediği iddiasıyla,  İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan 6/7/2010 tarih ve 2010/185 soruşturma, 2010/564 esas sayılı iddianame, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilerek başvurucu hakkında 19/7/2010 tarihinde kamu davası açılmıştır.

7.         Başvurucunun, “dosyadaki delil durumu, kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların bulunması, delillerin henüz tam olarak toplanılmamış oluşu, sanığın konumu itibariyle delillere etki yapma ihtimalinin olması, tanıkların henüz dinlenilmemiş oluşu,  atılı suçun CMK.100. maddesinde belirtilen katalog suçlardan olması, belirtilen bu sebeplerle adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı …” gerekçesiyle İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 11/2/2011 tarihli kararıyla tutuklanmasına karar verilmiştir.

8.         Başvurucu, müteaddit defalar tutukluluk haline son verilmesini yetkili mahkemelerden talep etmiş ancak bu talepleri ile ilgili bir sonuç elde edememiştir.

9.         Başvurucunun, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 21/9/2012 tarih ve E.2010/283 sayılı kararı ile “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini cebren iskat veya vazife görmekten men etmeye teşebbüs etmek” suçundan 1/3/1926 tarih ve 765 sayılı Mülga Türk Ceza Kanunu’nun 147. ve 61. maddeleri uyarınca 18 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve “tutuklu sanıklara verilen hürriyeti bağlayıcı cezanın miktarı, tutuklu kaldıkları süre, verilen ceza miktarına göre kaçma şüphesi dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı” gerekçesiyle tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir.

10.     Başvurucu karara 26/9/2012 tarihinde itiraz etmiştir. İtiraz İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 23/10/2012 tarih ve 2010/737 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 22/11/2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.

11.     Başvurucu hakkındaki dava Yargıtayda temyiz aşamasında derdesttir.

B.       İlgili Hukuk

12.      Başvurucu hakkında isnat olunan suçun işlendiği tarihte yürürlükte bulunan 765 sayılı Kanun’un 147. maddesi şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini cebren iskat veya vazife görmekten cebren menedenlerle bunları teşvik eyliyenlere ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası hükmolunur …”

13.     Aynı Kanun’un 61. maddesi, işlendiği zamanda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren suçun teşebbüs aşamasında kalması halinde failin on beş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını öngörmektedir.

14.     4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi şöyledir:

“Tutuklama nedenleri

Madde 100 – (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.

(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.

b) Şüpheli veya sanığın davranışları;

1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

9. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),

10. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),

11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),

(4) (Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.”

15.     5271 sayılı Kanun’un 260. maddesi şöyledir:

“Kanun yollarına başvurma hakkı

Madde 260 – (1) Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır.

(2) Asliye ceza mahkemesinde bulunan Cumhuriyet savcıları, mahkemenin yargı çevresindeki sulh ceza mahkemelerinin; ağır ceza mahkemelerinde bulunan Cumhuriyet savcıları, ağır ceza mahkemesinin yargı çevresindeki asliye ve sulh ceza mahkemelerinin; bölge adliye mahkemesinde bulunan Cumhuriyet savcıları, bölge adliye mahkemelerinin kararlarına karşı kanun yollarına başvurabilirler.

(3) Cumhuriyet savcısı, sanık lehine olarak da kanun yollarına başvurabilir.”

IV.    İNCELEME VE GEREKÇE

16.     Mahkemenin 2/10/2013 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 30/11/2012 tarih ve 2012/1013 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A.       Başvurucunun İddiaları

17.      Başvurucu;

i. Kuvvetli suç şüphesine mesnet olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan imzasız dijital belgelere dayanılarak şablon ve kalıplaşmış gerekçelerle tutuklandığını, tutukluluğun devamına karar verilirken kullanılan şablon gerekçelerin bu tedbiri adeta bir cezalandırma aracına dönüştürdüğünü, uzun bir süreden beri tutuklu olduğunu, temyiz aşaması da dikkate alındığında bu sürenin daha da uzayacağını, tutukluluk açısından bu sürenin makul olmaktan uzak olduğunu, hakkında adlî kontrol hükümlerinin uygulanması yoluna başvurulmadığını, bu durumun henüz kesinleşmemiş olan hükmün peşin infazı niteliğinde olduğunu ileri sürerek Anayasa’nın 19. maddesinin;

ii. Tutukluluğa itirazlarının savcılık görüşü kendisine tebliğ edilmeden ve bu konuda kendi görüşü alınmadan incelenerek şablon ve kalıplaşmış gerekçelere dayanılarak reddedildiğini; duruşmasız gerçekleştirilen bu incelemelerde çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine riayet edilmediğini, yargılamada hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin kullanıldığını, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmasının müdafii hazır bulunmaksızın alındığını, üzerine atılı suçlara dayanak oluşturan imzasız dijital belgelerin gerçekdışı, sahte ve düzmece olduğunu ve bu durumun kanıtlandığını; işbu şaibeli delillere dayanılarak, tarafsız olmayan bir yargı organı tarafından 18 yıl süreyle hürriyeti bağlayıcı cezaya çarptırıldığını ileri sürerek Anayasa’nın 36., 37. ve 38. maddelerinin;

iii. Yasal delil niteliği taşımayan ve kendisiyle illiyet bağı bulunmayan delillerde isminin yer alması nedeniyle Anayasa’nın 41. maddesinin;

iv. Hiçbir kimsenin tâbi olduğu mahkemeden başka bir mahkemece yargılanamayacağını, hakkında isnat edilen suçun askeri mahalde asker olduğu dönemde işlendiğinin iddia edilmesi nedeniyle askeri mahkemece yargılanması gerektiğini ve bu konuda yaptığı görev itirazının reddedildiğini ileri sürerek Anayasa’nın 138. ve 139. maddelerinin;

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

B.       Değerlendirme

18.      Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun, imzasız dijital belgelere dayanılarak şablon ve kalıplaşmış gerekçelerle tutuklandığı, tutukluluğun devamına karar verilirken kullanılan şablon gerekçelerin bu tedbiri adeta bir cezalandırma aracına dönüştürdüğü, uzun bir süreden beri tutuklu olduğu, hakkında adlî kontrol uygulamasına başvurulmadığı, bu durumun henüz kesinleşmemiş olan hükmün peşin infazı niteliğinde olduğu yönündeki şikâyetlerinin “kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı”; tutukluluğa itirazlarının savcılık görüşü kendisine tebliğ edilmeden ve bu konuda kendi görüşü alınmadan incelenerek şablon ve kalıplaşmış gerekçelerle reddedildiği, duruşmasız gerçekleştirilen bu incelemelerde çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine riayet edilmediği, yargılamada hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin kullanıldığı, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmasının müdafii hazır bulunmaksızın alındığı, üzerine atılı suçlara dayanak oluşturan imzasız dijital belgelerin gerçekdışı, sahte ve düzmece olduğu, sahte delillere dayanılarak tarafsız olmayan bir yargı organı tarafından 18 yıl süreyle hürriyeti bağlayıcı cezaya çarptırıldığı, hiç bir kişinin tabi olduğu mahkemeden başka bir mahkemece yargılanamayacağı, hakkında isnat olunan suçun askeri mahalde asker olduğu dönemde işlendiği iddia edildiğinden askeri mahkemede yargılanması gerekirken sivil mahkemelerce yargılandığı ve bu konuda yaptığı görev itirazının reddedildiği, yasal delil niteliği taşımayan ve kendisiyle illiyet bağı bulunmayan delillerde isminin yer aldığı yönündeki şikâyetlerinin “adil yargılanma hakkı” kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

1. Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı Yönünden

19.     Başvurucu, hakkında kuvvetli suç şüphesi olmadığı halde tutuklandığından, tutukluluğun makul süreyi aştığından, tutukluluğa itirazlarının duruşmasız ve çekişmeli yargılama ilkesine riayet edilmeden incelendiğini iddia etmiştir.

20.     6216 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, 23/9/2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel başvuruları inceler.”

21.     Bu hüküm gereğince Anayasa Mahkemesi, 23/9/2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel başvuruları inceler. Dolayısıyla Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisi ancak bu tarihten sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılan bireysel başvurularla sınırlıdır. Kamu düzenine ilişkin bu düzenleme karşısında, anılan tarihten önce kesinleşmiş nihaî işlem ve kararları da içerecek şekilde yetki kapsamının genişletilmesi mümkün değildir (B. No: 2012/832, 12/2/2013, § 14).

22.     Devam eden tutukluluğun hukuka aykırı olduğu iddiasıyla yapılan bireysel başvurularda şikâyetlerin temel amacı, tutukluluğun hukuka aykırı olduğunun ya da devamını haklı kılan sebep veya sebeplerin bulunmadığının tespitidir. Bu tespit yapıldığı takdirde buna bağlı olarak ilgilinin tutukluluk halinin devamına gerekçe olarak gösterilen hukuki sebeplerin varlığı sona erecek ve böylece kişinin serbest kalmasının yolu açılabilecektir. Bu amaçla yapılan bir başvuruda, itiraz kanun yolunda çekişmeli yargılama ve/veya silahların eşitliği gibi ilkelere uygun olarak bir inceleme yapılıp yapılmadığı da dikkate alınacaktır. Dolayısıyla belirtilen nedenlerle ve serbest bırakılmayı temin edebilecek bir karar alma amacıyla yapılacak bireysel başvuruların, olağan kanun yolları tüketilmek şartıyla, tutukluluk hali devam ettiği sürece yapılabilmesi mümkündür (B. No: 2012/726, 2/7/2013, § 30).

23.     Ancak başvurucu hali hazırda tahliye olmuş ya da hakkında ilk derece mahkemesinde hüküm kurulmuş ise bireysel başvuru açısından talebi, hukuka aykırılığın tespiti ve gerekiyorsa belli bir miktar tazminata hükmedilmesiyle sınırlı kalacaktır. Dolayısıyla bu tür ihlal iddiaları bakımından varsa başvuru yolları denendikten sonra bireysel başvuru yapılmalıdır (B. No: 2012/726, 2/7/2013, § 31).

24.     Ne var ki başvurunun kabul edilebilmesi için ihlal iddiasına dayanak teşkil eden nihai işlem veya kararların 23/9/2012 tarihinden evvel kesinleşmemiş olmaları da gerekmektedir. Nihai işlem veya kararların anılan tarihten önce kesinleştikleri tespit edildiği takdirde ilgili şikâyetler bakımından başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir. Mahkemenin yargı yetkisine ilişkin bu tespitin bireysel başvuru incelemesinin her aşamasında yapılabilmesi mümkündür (B. No: 2012/726, 2/7/2013, § 32).

25.     Ancak kişi serbest bırakılmadan yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm olmuşsa, mahkûmiyet tarihi itibarıyla da tutukluluk hali sona erer. Çünkü bu durumda kişinin hukuki durumu “bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu” olma kapsamından çıkmaktadır. Bireysel başvuru incelemesi açısından, tutuklamanın şartları ile mahkûmiyete hükmedilmesi arasındaki esaslı fark bunu gerektirir. Zira mahkûmiyete karar verilmiş olmakla, isnat olunan suçun işlendiği, bundan failin sorumlu olduğunun sübuta erdiği kabul edilmekte ve bu nedenle sanık hakkında hürriyeti bağlayıcı cezaya ve/veya para cezasına hükmedilmektedir. Mahkûmiyetle birlikte kişinin kuvvetli suç şüphesi ve bir tutuklama nedenine bağlı olarak tutukluluk hali sona ermektedir. Bu açıdan mahkûmiyet kararının kesinleşmiş olması ayrıca gerekmez. Nitekim gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), gerekse Yargıtay, mahkûmiyet kararı sonrası tutulma halini tutukluluk olarak nitelendirmemektedir. AİHM, ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm olan bir sanığın, söz konusu mahkûmiyet kararından sonraki tutulmasını Sözleşme’nin 5. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi hükmü uyarınca “mahkûmiyet sonrası tutma” olarak değerlendirmekte ve tutukluluk süresinin hesabında dikkate almamaktadır. (Bkz: Solmaz/Türkiye, 27561/02, 16/1/2007, §§ 23, 24; Şahap Doğan/Türkiye, 29361/07, 27/5/2010, § 26). Aynı yaklaşım Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından da benimsenmektedir. Kurul, 12 Nisan 2011 tarih ve E.2011/1-51, K.2011/42 sayılı kararında, “hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmakla sanığın atılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkûmiyet hükmü olmaktadır.” gerekçesiyle, temyizde geçen sürenin tutukluluk süresine dâhil edilmeyeceğine karar vermiştir (B. No: 2012/726, 2/7/2013, § 33).

26.     Somut olayda başvurucu 11/2/2011 tarihinde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince tutuklanmış, ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet kararını verdiği 21/9/ 2012 tarihinde tutukluluk hali bu anlamda sona ermiştir.

            27. 21/9/2012 tarihli karar duruşmasında verilen tutukluluğun devamına ilişkin karara karşı başvurucu 26/9/2012 tarihinde itiraz etmiş ve itirazı İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 23/10/2012 tarih ve 2010/737 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başladığı tarihten sonra verilmiş olsa bile, kişi hakkındaki tutmanın niteliği üzerinde bu kararın herhangi bir etkisi yoktur. Zira başvurucunun tutukluluk hali 21/9/2012 tarihinde davanın esasına ilişkin kararın açıklanmasıyla birlikte ve bu tarih itibarıyla sona ermiştir. Kararla birlikte başvurucuya isnat olunan suç sabit görülerek 18 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına hükmedilmiştir. Dolayısıyla, hükmen tutukluluğa itiraz ve incelemesinin 23/9/2012 tarihinden sonra gerçekleştirilmiş olmasının Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisi üzerinde herhangi bir etkisi olamaz.

28. Açıklanan nedenlerle, başvurucunun kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı”nın ihlal edildiği yönündeki şikâyetlerine konu olayda tutuklamaya ilişkin nihai kararın, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başladığı 23/9/2012 tarihinden önce verildiği anlaşıldığından başvurunun “zaman bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Adil Yargılanma Hakkı Yönünden

29. Başvurucututukluluğa itirazlarının savcılık görüşü kendisine tebliğ edilmeden ve bu konuda kendi görüşü alınmadan incelenerek şablon ve kalıplaşmış gerekçelerle reddedildiğini, duruşmasız gerçekleştirilen bu incelemelerde çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine riayet edilmediğini, yargılamada hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin kullanıldığını, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmalarının müdafileri hazır bulunmaksızın alındığını, üzerine atılı suçlara dayanak oluşturan imzasız dijital belgelerin gerçekdışı, sahte ve düzmece olduğunu, sahte delillere dayanılarak tarafsız olmayan bir yargı organı tarafından 18 yıl hürriyeti bağlayıcı cezaya çarptırıldığı, hiç bir kişinin tabi olduğu mahkemeden başka bir mahkemece yargılanamayacağını, hakkında isnat olunan suçun askeri mahalde asker olduğu dönemde işlendiği iddia edildiğinden askeri mahkemede yargılanması gerekirken sivil mahkemelerce yargılandığını ve bu konuda yaptığı görev itirazının reddedildiğini, yasal delil niteliği taşımayan ve kendisiyle illiyet bağı bulunmayan delillerde isminin yer aldığını ileri sürmüştür.

30. 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”

31.  Bu hüküm uyarınca Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmak için ihlale neden olduğu iddia edilen işlem veya eylem için idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekir.

32.     Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının uyması gereken bir ilke olup bu ilkeye uygun davranılmadığı takdirde ortaya çıkan ihlale karşı öncelikle yetkili idari mercilere ve derece mahkemelerine başvurulmalıdır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle genel yargı mercilerinde olağan kanun yolları ile çözüme kavuşturulması esastır. Bireysel başvuru yoluna, iddia edilen hak ihlallerinin bu olağan denetim mekanizması içinde giderilememesi durumunda başvurulabilir (B. No: 2012/946, 26/3/2013, §§ 17-18). Başvurucu hakkındaki dava derdest olup, temyiz aşamasındadır. Bu şikâyet bakımından başvuru yolları henüz tüketilmemiştir.

33.     Açıklanan nedenlerle, başvurunun bu kısmının “başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

V.       HÜKÜM

A. Açıklanan nedenlerle;

1. “Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı”nın ihlal edildiğine yönelik iddiaların “zaman bakımından yetkisizlik”,

2. “Adil yargılanma hakkı”nın ihlal edildiğine yönelik iddiaların “başvuru yollarının tüketilmemiş olması

nedenleriyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına,

2/10/2013 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

 

Başkan

Serruh KALELİ

Üye

Zehra Ayla PERKTAŞ

Üye

Hicabi DURSUN

 

 

 

 

 

 

 

Üye

Erdal TERCAN

Üye

Zühtü ARSLAN